3 Aralık 2011 Cumartesi

Bir yıldız kaydı


Ne onunla olabilmek ne de onsuz kalmayı istemek
İmkansız kadar yakın kocaman iki  seçenek
Ne konuşabilmek ne de doyasıya ağlayabilmek
Elde kalan tarifsiz bir sızı
İçinizde sizi kanatan bazen derin derin nefes almak istemenizi sağlayan anlamsız
Belki de bildiğinizi kendinizden bile saklamaya çalıştığınız duygular
Susturulmaya alıştırılmış içten içe çığlığı iniltisi yükselen
O derin sevginiz…
Hepsini toplamak
Üzerine bir kilit vurup , en azından sakinleştirinceye kadar orada tutmak istiyorum
Şimdi soruyorum kendime yapmadın mı diyorum..
Çokça kez; peki diyorum.Şimdi nerdesin?


Dev bir bedenin yanında ufacık bedenimle başımı kaldırıp bakıyorum yüzüne,başım ise göğsünde.Nefes alışverişini dinliyorum. Tekrar başımı kaldırıyorum  yumuk yumuk olmuş bir çift göz şefkatle bakıyor.Sanki yavrusunu sever gibi almış kanatlarının arasına güvendesin diyor,güvendesin... Sakın korkma.

Korkmuyorum da. Kendimi hiç olmadığım kadar masum, savunmasız, içini sevgiyle ısıtan ,ürkek bir çocuk şefkatinde buluyorum. Her şey o kadar güzel ki, her insan gibi bende durdurmayı istiyorum zamanı, İmkansız bir umutla bu fikre bağlanıyorum. Gel gör ki sandığımdan da  hızlı ilerliyor zaman ve öylece bir nefeste son buluyor.
Ben hiçbir zaman susan taraf olmadım hayatımda. Fakat gün gelir öyle birini tanırsınız ki, sizi geveze yaptığı gibi, karşısında lal olursunuz. Aklınızdan geçen onca şeyi yutar, konuşmadan bakar, dokunmaya korkar ve sonunda olmadığınız bir siz yaratırsınız.
Yarattım.

Her defasında derin bir nefes alırken buldum kendimi, Ağlayıp sızlanmak isteyip, taş gibi katı buldum hep yüreğimi.
Tarif edemediğim bir şeyler oluyor. Elimi uzatsam belki dindireceğim bazı şeyleri, o zaman açacağım kapısını kalbimin o zaman girecek ve bana bulmamı sağlayacak yerini. Her şey keşke buraya yazabildiğim kadar kolay ve basit olabilseydi. Gerisini belki bir gün duyması gereken birisine söylerim. Ve bir gün bağıra bağıra şarkılar söyleyebilir, dilediğim gibi hissettiğim anı yaşar, doyasıya ağlayabilirim...


Destina Y.

29 Kasım 2011 Salı

'aşık ama öldürücü, yok edici, yıkıcı ve kötü şans getirici'

Sfenks bazen koçbaşlı ve kanatsız olsa da genellikle kadın başlı, aslan gövdeli ve kartal kanatlı, tapınak ve mezar koruyucu mitolojik bir yaratıktır. Adı, bağlamak, sıkmak ve boğmak anlamındaki ‘sphingein’den gelir ki bu tanımları Yunan mitolojisindeki efsanesiyle yakınlık gösterir. Yunan mitolojisinde aşık ama öldürücü, yok edici, yıkıcı ve kötü şans getiricidir. Hades’in uyutucu demonlarından biri olan sfenksten en erken olarak Hesiodos’un Theogania’sında söz edilir. Bazen Ekhidna ve Orthus’un çocuğu olduğu söylenmesine rağmen asıl babası Typhon’dur. Başka bir efsanede Thebai kralının kızı olduğu ifade edilir. Hesiodos sfenksin annesinin ağzından ateş fışkırtan, üç kafalı canavar Khimaria olabileceğini belirtir.

Sfenksin Oeidipus’la olan efsanesi en yaygın ve en bilinendir. Bu efsaneye göre sfenks, Hera ya da intikam için Ares tarafından halkına kızgın olduğu Thebai’ye gönderilir. Halk, kentin girişinde bir dağda kayalık üzerinde bekleyip gelen geçenlere Musalardan öğrendiği bilmeceleri soran canavarın korkusuyla yaşamaya başlar. Bilmeceler “önce dört, sonra iki, daha sonra da üç ayaklı olan ve en çok ayağı olduğunda en güçsüz olan yaratık kimdir?” ve “iki kız kardeştirler, ikisi de birbirini doğurur” dur. Oeidipus ilk bilmeceyi ‘bebekliğinde elleri ve ayakları üzerinde emekleyen, büyüyünce iki ayağı üstünde yürüyen, yaşlılığında bir bastona tutunan insandır’, ikincisini de ‘gün ve gece’ diye yanıtlayınca sfenks kendini kayanın tepesinden uçuruma atar. Oeidipus da kentin kralı olur. Bu efsaneden sfenksin her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir yaratık olduğu anlaşılır. Başka görüşlere göre canavarı bilmeceyi yanıtladıktan sonra Oeidipus öldürür. Bir diğerinde Thebaililer her gün bilmeceyi çözebilmek için toplanırlar ama başarılı olamazlar. Her günün sonunda da sfenks onlardan birini yer. Homeros bu mitostan söz etmez. Hesiodos’ta da çok az yer alır. Yol kesen sfenksin dış görünüşü şiddet sever, saldırgan kişiliğiyle aslan şeklindedir. Soyguncu olarak pençelere ve geniş, ürkütücü kartal kanatlarına sahiptir. Euripides kanatlarının parıldadığını yazar. Ayrıntılı görünüşünü tarif eden Sofokles sfenks için ‘bqvwosvwv’ kelimesini, Aiskhilos ise ‘svonnepiav npvvravis kvwv’ tanımını kullanır.
Mısır mitolojisinde önemli bir rolü olan sfenks yeraltı dünyasının kapılarının da gardiyanıdır. Pasif muhafızlıktan kralın düşmanlarını yok ediciye dönüşen bu doğaüstü yaratık bir yazıtta kendini şöyle ifade eder: “Mezar şapelini korurum. Mezara ait odanın muhafızıyım. Zorla içeri gireni uzaklaştırırım. Düşmanları ve silahlarını yere fırlatırım. Mezar şapelinden hainleri kovarım. Bir yere gizlenmiş düşmanları yok ederim. Gizlenecekleri yerleri kapatırım”. Kahire Müzesi’nde bulunan 4.Thutmosis’in savaş arabası kartal başlı, kanatlı, elinde hayat sembolü ve oraklı tanrı Horus’un düşmanlarını ayakları altında çiğneyen sfenkslerle süslüdür. Mısır’da böcek şeklinde muskalar, mücevherler, duvar resimleri ve steller üzerinde de tanrısal varlıkları, gücü ve bilgiyi simgeleyen sfenksler genellikle uzanmış durumda, erkek başlı, kanatsız ve sakallı olarak tasvir edilir.

9 Kasım 2011 Çarşamba


Uykusuz geçen bir gecenin ardından, yeni gelen geceyi koynunda ağırlamayı beklemek,
Pencere köşesinde…
Tek basıma,
Bir yudumluk sıcaklıkta...
Sen!
Sen?
Değil miydin dudaklarımın arasından süzülen 
Geceyi bana unutturan
Bir eylül sabahı kaçıp uzaklaşan ‘benden’ ?
Ve ben
Yıllar sonra bir eylül akşamında görürüm seni
Giden parçalarına ağlayan ağaçların altında
Cama vuran damlaların yansımasında
Pencere köşemde
Tek başıma
Bir yudumluk sıcaklıkta…

Destina

Zerdaliler

Ay nerde doğsa oradaydık
Dallarda zerdali çiçekleri
Savrulup gider rüzgar esince
Bütün bir bahar böyle geçti..... 


Bir yandan Ezginin Günlüğü geceme eşlik eder, bir yandan da ara ara huzursuz bacak sendromu.
Yeni bir yola koyulmadan evvel biniyorum arabama ama bu sefer her zamankinden farklı sağ köşe korkumu yenip en sağda önde tek başıma oturacak şekilde kuruluyorum koltuğuma , tabi yine ağır ağır çalan bir şarkı kulaklarımda Düş Sokağı Sakinleri eşlik ediyordu yolculuğuma...
Dağların arasından geçiyoruz. Güneşin kızıllığı o sarı yaprakların üstüne öyle bir düşmüş ki her savruluşta ahenkle dans ediyorlar. Bu biraz içimi ürpertiyor ama bir yandan da soğuk bir kış günü sıcak kahvemi yudumlarken ki hazzı yaşıyorum dudaklarımda.Tamda bu ikilem arasında gidip gelirken dağların ardını delerek gelen bir çizgi fark ediyorum! Gökyüzünün o maviliği ve yeryüzünün o kızıllığını ortasından bölen bir çizgi...Piyangodan çıkar gibi fırlıyor uçak! Maviyle yeşilin ortasından alabildiğine beyaz. Sende nereden çıktın diyorum kendi kendime. Sonra tekrar dönüyor kendime kızıyorum :)


Hayatta böyle yapmadı mı sana demek için önümde daha 40 dakikam var.Rüzgara kapılıp o kızıllığa karışırsan sende diye bir sordum da kendime.O yüzden şimdiden özür dilerim Hayat bende çok isterdim renklerini barındırmak, lakin sanırım kendime tersim bu aralar.....

Destina Y.

31 Ekim 2011 Pazartesi

İLK KADININ YARATILMASI

Prometheus'un kurnazlıkla çalarak insanlara verdiği akıl onları şımartınca Zeus o zamana kadar yalnız erkeklerden ibaret olan insan topluluğuna ceza vermek istedi ve onlara kadını gönderdi. Zeus , oldukça başarılı bir usta olan oğlu Hephaistos'tan kadını yaratmasını istedi. Hephaistos babasının isteği üzerine çamuru su ile yoğurdu ve görenleri şaşırtacak güzellikte bir kadın vücudu yarattı.

Olympos'ta oturan tanrıçaların en güzeli olan ve kendi karısı olan Aphrodite'in vücudunu model olarak kullanmıştı. Heykel bitince onun kalbine ruh yerine bir kıvılcım koydu. O zaman heykelin gözleri açıldı. Kolları bacakları kıpırdamaya ve dudakları konuşmaya başladı. Onu süslemek için bütün tanrılar ve tanrıçalar yardım ettiler. Herkes kendisinden ona bir şey armağan etti ve ona Rumca "bütün armağan" anlamına gelen Pndora adını taktılar. Athena ona güzel bir kemer, süslü elbiseler verdi. Letafet perileri Kharites beyaz göğsüne parlak altın gerdanlık taktılar. Aphrodite başına güzellikler saçtı. Güzel saçlı Horalar ilkbahar çiçekleriyle onu süslediler. Hermes Pandora'nın kalbine, hıyanet ve aldatıcı sözler yerleştirdi. Zeus da ona esrarlı bir kutu armağan etti ve ona dediki; Sakın verdiğim kutuyu açma, içindeki iyi şeyler uzaklara kaçar ve onların yerine fenalıklar gelir, seni rahatsız ederler. Bu kutuyu iyi sakla bütün insanların saadeti ve felaketi bu kutunun açılıp açılmamasına bağlıdır. Böyle dedikten sonra baş tanrı ilk kadını yeryüzüne indirdi ve Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a gelin olarak gönderdi. Prometheus kardeşine Zeus'dan hiç bir şekilde hediye kabul etmemesini tembih ettiği halde Pandora'nın güzelliğine hayran kalan Epimetheus öğüdü tutmadı ve onunla evlendi.

Pandora da tıpkı tüm kadınlar gibi doğuştan meraklı olduğunda dünyaya gelir gelmez kutunun içinde ne olabileceğini düşünmeye başladı ve Zeus'un uyarısını unutarak kutuyu açtı. Kutunun içindeki hastalık, keder, ıstırap, yalan, riya gibi insanları rahatsız edecek ve onları felakete sürükleyecek ne kadar kötülük varsa hepsi açılan kutudan kuşlar gibi uçuştular. Pandora hatasını anlayarak biraz sonra kutuyu kapadı ancak kutuya kapatılan kötülüklerin arasında, insanları yaşatacak, teselli edecek "ümit" te vardı. Fakat ümit dışarı çıkamamış kutuda kalmıştı.. Böylece Zeus ilk kadını beraberinde kötülüklerle dolu bir kutuyla yeryüzüne yollayarak insanlardan intikam almıştı.

18 Ekim 2011 Salı

Kaybolmuş gözlerinde aşkın alevi
Ruhunda yalnızlığın acımsı tadı
Vuruyor gözlerine
Kimi sitem
Kimi acı...
Bedenin yalnızlığın şatosu
Nasır tutmuş ellerin okların ucu
Dudağından süzülen bir damla kanın bir gül edasıyla kavuruculuğu
Beni de yakıyor beraberinde
Tutuşuyorum feryadımsı bir çığlık!
Yok oluyorum
Gözlerinde kan...

Destina ( Larme )

17 Ekim 2011 Pazartesi

Gözlerimin ardındaki sırdı
Düşüncelerimin ardındakiyse karanlık
Loş bir odanın ışıkları altında, sessizce köşeye sinmiş
Ürkek bir bakıştı belki de bakışlarım,
Sırrını ışığa çıkarmaktan kaçan bir bakış.
Ya da karanlığın ardında kalmak isteyen bir bedendi
Kim bilir?
(destina)

16 Ekim 2011 Pazar

Bir uçurtmam vardı benim.
Siyahı ben,beyazı sen olurdun
içim dolar ağlardım,ardından güneşim olur açardın.
Gökkuşağı beliriverirdi birden,sarısı ben yeşili sen.
Kimi zaman da yazmak gelirdi içimden,kalemi ben,ucu sen olurdun.

Her şey birazda sende başlardı
sen de parlayıp sen de sönerdi aniden.
Gözlerin aydınlıkta ışıl ışıl
bense köşede ki bir kuytuda seni izlerdim.
Sonra bir rüzgar çıkar, bedenimi bir titremedir alıp götürürdü bilinmezliğe,
kuru yaprağın ucunda ki toz zerreciği gibi karışıverirdim toprağın içine.

Hem gözlerimde seğirirdi  kimi zaman
yeri gelir gözümde olurdun benim
yürüdük beraber ışığa
Şimdi ise elim kolum bağlı oturuyorum, ne yürüyecek gücüm var ne de gözlerim görüyor
anlayacağın yine seğirmeye başladı sevgilim
sen yoksun ya...
alışmak lazım

Destina Y.

oyun

Boğazım da kuruluğu yokluğunun İsterik bir fahişe gibi dökülüyorum kaldırımlara. Ne güneşten yana ne buluttan, Bir taraftan yoksun işte, ben yağmura kilitliyim. Hiç düşünmedim geniş bir şemsiyeyi paylaşmayı seninle. Ben yağmura kilitliyim diyorum, Yağmur bir şemsiyeden çok büyüktür. Dört tekere emanet, Klişe gitmelere tutsak içimde ki köpek. İçimde yokluğun, Zaman avuçlarımda çırpınan serçe, Issızlıktan yana tüm restler çekilmiş. Blöf yok... İnsanlar kuytularına çekilirken fark ettim, En kuytumun sen olduğunu.
Artık oyun bitti sevgilim; şah, mat... Yoksan yokum işte, gerisi sadece teferruat..

bu yazıyı hep sevmişimdir notlarımın arasında gözüme ilişti paylaşmadan geçmek istemedim yazanın eline sağlık.
Gözlerinde bir ses
Gözlerinde bir ışık
Gözlerinden bir ben silinmek üzere...

Ellerin... Ah o sıcacık ellerin. Nemli sıcacık elin.

Gözlerin.
Gözlerin hayattı.
Sonu olmayan bir denizdi, içinde her rengi barındıran anı, yaşamı, seni içini anlatandı bana.
Kimi zaman engin denizlerin maviliğini
Ateşin kavuruculuğunu
ve
Kimi zamanda bana kendimi verirdi gözlerin.

O kalbin.
Ah o kalbin. Keşke duyabilsem, hissedebilsem.
Niye saklıyorsun beni
Yoksa?

Destina Y.

Ruhum...

Aniden dolup taşıyorum bugünlerde,
İçime sığdıramadığım bir sen var tam da burada.
Dokunamıyorum bile…
Hem de derimin altında ilerlemeye çalışan ufak bir cam parçasıyken.
Gülüşün süpürüyor geceden kalanları.
Öyle bir anki, sıkı sıkı sarılmalıyım bırakmamalıyım derken,
Bir kuş gibi özgür bırakmak istiyorum seni içimde,
Uçup gitmelisin ait olduğuna.
İhtimallerden korkup sinmemelisin kuytularıma!
Sömürmemelisin benliğimi, her kaçışında sıcaklığı aramamalısın dudağımda…
İşte sen bu yüzden uçup gitmelisin ait olduklarına.
Bense tebessümle izlemeliyim gidişini, kendimden kaçabildiğim kadar yaklaşmalıyım sana ve yıldızları düşleyerek uğurlamalıyım seni.
Son olarak ta kulağına eğilip bir not iliştirmeliyim sana “seni seviyorum…”

Destina

hayat beni de tuttu düşerken

yavaş yavaş başlıyorum nefes almaya...