mağlupsun insanoğlu kabul etmeli artık…Gerçeklerinden
kaçarak geldiğin bu günde;için biraz olsun soğumalı, çaldığın bedenleri
salı vermelisin ait olduklarına. Kendi kendinin esaretinden kurtulmalı nefes
almanın ne demek olduğunu anımsamalısın. En önemlisi de artık kendini kandırmayı
bi yana bırakıp bugünü dünle yaşamaktan vazgeçmelisin. Eğer gerçekten
düne ait olsaydın “dün” olmazdı öyle değil mi?
Bir daha geri getiremeyeceğin anlarını bırak
gitsin.İstediği yerlere,istediği insanlara kanatlansın. Bilinmezliklerinde dalgalandırsın
seni, işte o zaman derin bir nefes al.Düştüğün yerden başkalarının duygularıyla
,zayıflıklarıyla değilde; kendi egona yenik düşmeden son damlan ile kalk ayağa. Destina Y.
Yarım kalan
sancılarımız gibi sevgimizi de kaldırırız.
Tıpkı üzerini toz kaplamış, unutulmuş ve kuşatılmış anılar gibi
Tıpkı!
Zamanla sınanmış,nedensiz terk edişler gibi.
Destina Y:
4 Şubat 2012 Cumartesi
Yaşamın ucuna yolculukta karşımıza çıkıyor Tezer özlü,
“Oysa bugünkü yalnızlığım içinde ne denli güçlü ve mutluyum.” demesine karşın ne kadar durabiliyordu ardında.
Açıkçası bilemiyorum, çokça yineliyorum kendime fakat her defasında farklı bakış açılarında buluyorum kendimi.
Geceme böylece sakin başlamıştım. Azca nikotine evet demiş bir bünye ve kafeinden uzak eller, güzel bir ikilinin yakalanılmasına nadir anlardan biridir =)
Sonra bir film açıyorum; 15 yaşında ki bir çocuğun kendisinden yaşça büyük bir kadınla ilişkisini anlatıyor. Korkusunu ve hayatının sırrını çocukla paylaşan, bunu dile getirmekten kaçınan, geçmişin sancısında bir kadın izliyoruz. Sonrasında bu gizli saklı süren ve sonucunda kadının kaybolmasıyla biten masum bir ilişkinin sancıları. Geride kalan ise daha derin izler...
Yıllar sonra bir mahkeme salonun da karşılaşırlar. Ve çocuk hiç bir şey yapmaz. Öylece kadının hüküm giymesini izler. Oysa yıllar evvelki o sır kararın bütün seyrini değiştirilebilecekken,çocuk sadece susar. Çünkü kadına verilebilecek en büyük cezanın utandığı bu sır olduğunu bilir.
Filmin geri kalanını yazmak istemiyorum. Erotizmle başlayan, sonunu ince nüanslarla kapatan güzel bir filmdi.
Gençliğin verdiği yakıcılıkla heyecanla nasıl oldu da susabildi? Nasıl izin verdi o izlerin sahibine?
Kadını özgür kılabilecekken hüküm giymesini nasıl izleyebildi?
Uzun uzun düşündüm... Fakat her fikrime karşılık, onu çürütecek karşı bir tez buldum. Halen cevabı bulma arayışındayım.
Geçen onca zaman içinde kaybolup gitmek, sömürülmüş duyguların eşiğinde sıradan bir tebessümle açılmak yeni günlere, ilk günkü gibi…
Halbuki hayatımızda ne de çok ilk gün var,her direnişimizde kullanıpta aslında dilediğimiz anlarımız…Keşke o gün olsa ve ilkliğe yakışır bir saflığımız bütünlüğümüz olabilse. Heveslerimiz ,tutkularımız ,heyecanlarımız, uçlarda ki meydan okumalarımız hiç kırılmadan devam edebilse. Philoktetes’i okuyorum ve dikkatimi çeken paraf bu oldu;
"Ah yabancılar; siz kimsiniz? Gemilerin uğramadığı, kimsenin yaşamadığı bir yere kürek çekerek nasıl geldiniz? Burada karşılaşmak istediğim insanların acaba ülkesi ve soyu nedir? Üzerinizdeki giysileriniz ve görünüşünüz, benim için en değerli insanlar olan Yunanlılarınkine benziyor. Ama ben sizin sesinizi duymak istiyorum. Korkup rahatsız olmayın; vahşileşen bir insandan korkmayın. Dostsuz, tek başına terk edilmiş bu mutsuz insana acıyınız.”
Çokça terk edildik, incitildik en korkuncu yalnızlıkla sınandık. Her defasında, bir öncekine inatla daha sertçe kapıştı duygularımız! Sustuk. Konuşamazdık, bizler yalnızdık çünkü.
Seçilmiştik cezalıydık. İndiremezdik ayağımızı yere,yeri öpünceye dek direnir, uzanır göğü öperdik tutkumuzla.
İşte bu göğe uzanışta mevsimlerim çıkar ortaya,kışı hiç sevememiş,yaza ise tapıyor olmam...Çünkü güneşin kızıyım ben ,maviliğin örtündüğü kişiyim. Nasıl olurda elimi gökyüzüne kaldırıp selamlarım yağmuru, nasıl olurda kar yağdığında kendimi dışarı atıp ağzımı açarım her çocuk gibi ve nasıl olurda bu denli huzuru bulabilirim?Ve çok kez ihanet ettim güneşime , ama onu kar taneleriyle aldattığım gibi hiçbir şeyle aldatmadım bugüne değin.
Dışarısı soğuk, dışarısı tipi...Karanlığı milyonlarca kar tanesine inatla delip geçiyoruz ışıktan ışığa, inatla daha da bastırıyor. Daha da sertçe vuruyordu camımıza, milyonlarca kar tanesi… Kimi şanslı ki yere tutunup güneşe kavuşurken, kimisi değdiği gibi sönüyor kısacık varoluş sürecinde. İşte tam o an da, sevdiğim bir adam vardı. Bu pamuk tarlasına onunla dalmak istediğimi söylemek istememe rağmen, kilitleniyor ellerim.Onlar bile bozamıyor An’ı. Ben güneşimi işte bu kar taneleriyle aldattım, gündüz olsa çocuklar gibi başımı kaldırır göğe, açardım ağzımı. Ama gece, sen o kadar farklısın ki…Bana huzur veren kristal parçaları usul usul inerken ait olduğuna, bense sıcak kahvenin tadını çıkartıyorum. Her şey o kadar hafif ki...Bizimle birlikte büyüyen yüklerimizi bu sefer yanımızda gecemize eşlik ederken buluyoruz ,içimizden çıkartıp dostça takılabildiğimiz nadir bir an bu! Yan-yana iki sen. Biri ilk günkü saflığıyla, diğeri gerçekçiliğiyle bir hayat. Belki de bu yüzden seviyorum kristalleri, uçabildiğimi hissettirebilen tek an olarak izin veriyorum içimi ısıtmasına.
Bir annenin çocuğunu ilk kucağına aldığında her şeyi bir anlığına unutması gibi bir tutku içimde ki. İşte o güne kadar benim tek tutkum;kristallerle buluştuğum sayılı geceler olacak…
Destina Y: